Kategori: Hikayelerim

METİN DÜNYANIN MERKEZİNDE

Yeni kitabım olan METİN DÜNYANIN MERKEZİNDE adlı eserimi önceki hikayem olan METİN UZAYDA’nın devamı olacak şekilde yazdım. Böylece 2 kitaplık da olsa bir hikaye serim oldu.

Bundan önceki hikayem olan Metin Uzayda’yı da okumak istiyorsanız buraya tıklayabilirsiniz

 

METİN DÜNYANIN MERKEZİNDE

Uzay macerasının ardından aylar geçmişti. Temmuz ayının ortalarıydı. Her şey normal şekilde devam ediyordu. Metin yaz tatilinin tadını çıkarıyordu. Bilgisayar oynuyor, televizyon izliyor, arkadaşlarıyla birlikte oluyor–uzaylı arkadaşıyla da tabi-, teleskopuyla gökyüzünü izliyor, zaman zaman da ders çalışıyordu.

Bir gün uzaylı arkadaşı ona:
-Metin ben çok sıkıldım, hep aynı şeyleri yapmak hoşuma gitmiyor. Normalde bizim gezegenimizde hep farklı etkinlikler yapılır, insanlar hiç sıkılmazdı.
-Ne yazık ki bizim dünyamızda böyle bir şey yok. Peki, ne yapmayı dilersin?
-Bizim gezegenimizde bazı gezi firmaları vardı. Bu firmalar gezegenimizin merkezine tur düzenliyordu. Ancak ben gitmeyi çok istememe rağmen ailem bu turlara katılmama izin vermemişti. Biz de bu dünyanın merkezine gidebilir miyiz? Ne dersin Metin?

-Bu istediğin gezegenimizin bu günkü teknolojisi ile imkansız.
-Sizinkiyle olmasa da bizim teknolojimizle imkanlı…
-Ama bu yine de imkânsız. Hem sen tek başına böyle bir şeyi nasıl yapmayı düşünüyorsun?
-Elbette kendim yapamam. Ama arkadaşlarımın yardımı ile başarabilirim.
-Peki, onlarla nasıl iletişime geçeceksin? Bir ufomuz da yok.
-Bu araçla.

Metin’in uzaylı arkadaşı elinde bizim telefonlarımıza benzeyen bir alet tutuyordu. Metin sordu:

-Bu da ne?
-Bu bir motefon. Gezegen ve galaksiler arasında haberleşmeyi sağlar. Bunun sayesinde gezegenimdeki bazı kişileri arayıp onlardan Dünya’nın merkezine giden bir makine yapmak için yardım isteyeceğim.
-Bu araca bizim Dünya’mızda telefon deniyor. Ama bizim telefonlarımız gezegenler arası haberleşmeyi sağlayamıyor.

Metin ve arkadaşı motefonu açtılar ve uzaylı konuşmaya başladı. Konuşması bittiğinde ise Metin’e ‘‘Bu iş tamam.’’ dedi. Hemen Metinlerin evlerinin balkonuna çıktılar ve ufoyu beklemeye başladılar. En sonunda ufo geldi ve içinden iki tane uzaylı çıktı. Adları Togam ve Tacema olan uzaylılar yanlarında yapacakları alet için malzeme de getirmişlerdi.

Büyük bir yardımlaşma ve dayanışma içinde aletin yapımını bitirdiler. Örneğin Togam ve Tacema Metin ve uzaylı arkadaşına bazı yerlerin nasıl yapılacağını gösterdiler. Metin uzay biliminden başka makine bilimine de ilgili olduğu için okuduğu dergi ve kitaplardan aldığı bilgilere göre püf noktalar önerdi. Bazen birbirlerini tehlikelerden korudular. Herkes ortaklaşa çalışınca alet kolayca tamamlandı.

Bu koskocaman aleti kimse görmüyordu çünkü bu aleti sadece uzaylıların gezegeninde bulunan Görüta (Görünmez Taş)’tan yapmışlardı. Bu taşı sadece Metin, Metin’in uzaylı arkadaşı, Togam ve Tacema görebiliyordu. Görüta’nın başka bir özelliği de hayalet gibi canlıların içinden geçirebilmesiydi.

Şimdi sıra bu aracın gerekli ölçütlere sahip olup olmadığını test etmeye geldi. 6000 dereceye dayanabilmesi, hiçbir sıvı maddeyi geçirmemesi, en sert kayacı bile kırması, en sert darbeye bile dayanabilmesi ve lav içinde yüzebilmesi gerekiyordu. Elbette bu ölçütleri gerçekleştirebilmek çok zordu ancak uzaylıların teknolojisi ve Togam ve Tacema’ nın bilgisi sayesinde aracı bu ölçütlere uygun yapabilirlerdi. Uzaylıların yaptığı bir takım testten sonra “Bu araç Dünya’nın merkezine gidebilir.” dediler.

Metin heyecanlı, arkadaşı mutluydu. Şimdi sıra yolculuğun ne zaman yapılacağının ve yolculuğa nereden başlanacağının karar verilmesine gelmişti. Tam bir hafta sonra Metinlerin evlerinin bahçesinde başlanacaktı. Alete özel olarak eklenmiş bir özellik ise kazılan toprağın makinenin içine girip, bazı borulardan geçtikten sonra kazılan yeri tekrar doldurmasıydı. Bu özellik sayesinde yerin altına indikleri asla anlaşılmayacaktı. Metin uzaya giderken de yaptıkları gibi bütün tanıdıklarının hafızalarından Metin’i hatırlayan bölümler silinecek; böylece kimse Metin’in yokluğunu bilmeyecekti.

Metin bir hafta heyecandan yerinde duramadı. Ailesi merak edip sorduğunda “Hiiiççç…’” diye kaçamak cevaplar verdi. Ailesi de Metin’in uzayla ilgili bir şey öğrendiğini düşünüp, bu konunun üzerinde pek fazla durmadılar. Ancak işin aslı çok daha farklıydı.

Artık Metin rüyalarında da bir araç ile Dünya’nın merkezine gittiğini görmeye başladı. Normal hayatta da bunun hayallerini kurdu. Bazen o kadar dalıyordu ki, hiç bir soruyu duymuyordu. Örneğin bir gün annesi ona “Metin, yine ne düşünüyorsun, son üç gündür garibime gitmeye başladı artık.” dediğinde Metin ağzından küçük sırlarını kaçırdı, “Hayır anne, Togam ve Tacema ile Dünya’nın merkezine gitmemize hala dört gün var ne yazık ki…” dedi. Annesi önce ona şaşkın şaşkın baktı, sonra da mırıldanarak gitti. Yine Metin’in gördüğü hayallerden biri zannetti. Metin ucuz kurtulmuştu, bir daha sırlarını kimseye söylememeye çalıştı, çünkü bu sefer pahalıya mal olabilirdi.

Aracımızın önünde kocaman ve koni biçiminde bir kayadelen vardı. Bu büyük kayadelenin yanında 2 tane de küçük kayadelen vardı ki bunlar yedek sayılırdı. Aracın kendisi kare prizma şeklindeydi Görüta’dan yapılmıştı. İçinde birçok karışık düğme vardı ancak hepsinin altında kısaca ne işe yaradığı yazıyordu. Kendi içinde elektrik üretebiliyordu. Ayrıca arka bölümde bir depo vardı. Bu depoda gıdalar ve diğer gerekli şeyler taşınıyordu. Güvenli yerlerden bazı borular geçiyordu. Bu borular kazılan toprağın makinenin üstüne tekrar götürülmesini sağlıyordu Onun dışında üstü sadece uzaylıların gezegeninde bulunan Çosaca (Çok Sağlam Cam)’dan yapılmıştı.

Yedi gün su gibi akıp geçti ve yolculuk günü geldi çattı. Herkes çok heyecanlıydı çünkü Togam ve Tacema dâhil bizim dörtlü gurubumuzdan kimse daha Dünya’nın merkezine inmemişti. Yeterince erzak önceden alete yüklenmişti. Onları da kontrol ettikten sonra çalıştırma düğmesine basıldı ve makine yavaş yavaş yeri delmeye başladı.
Gittikçe aşağı iniyorlardı. Metin üstüne doğru bakmaya başladı. Eyvah! Kazılan toprak ve taşlar üste yeniden gitmiyordu! Metin hemen olayı herkese duyurdu. Bunu duyan Tacema hafifçe gülümsedikten sonra bir düğmeye bastı. Artık toprak üste götürülebiliyordu.

Gittikçe sıcaklık artıyor ve nefes almak güçleşiyordu. Metin, “Ne yapacağız?” diye sorunca Togam depodan bir şeyler getirdi ve bunları giymeleri gerektiğini söyledi. Kendi de giydikten sonra “Tamam, artık terlemeyeceğiz veya soluk almak zor gelmeyecek.” dedi. Bunlar, içinde sürekli oksijen üreten ve ısıyı her zaman dengede tutabilen giysilerdi. Geri kalan yerleri bu giysilerle geçmek zorundaydılar.

UZAY KIYAFETİ

Karşılarına birçok maden çıktı. Metin elinde şimdiye kadar bulunan bütün madenlerin adlarının ve resimlerinin bulunduğu bir kitap tutuyordu. Gördüğü taşları kitaptakilerle karşılaştırıyor, bir maden olup olmadığını belirliyordu. Metin şimdiden dört tane yeni maden keşfetmişti. Yanında bir not ve çizim defteri getirmişti. Bu madenlerin isimlerini Metin, Togam, Tacema ve Uzaylı Arkadaş (Uzaarka) adlarını koydu ve şekillerini çizim defterine çizdi. Metin değişik madenler gördükçe dayanamıyor, onları incelemek için can atıyordu. Togam ve Tacema’ya “Çıkıp onları inceleyemez miyim?” diye sordu. Onlar da “Tamam!” dediler. Bir düğmeye basarak özel çıkış kapısını açtılar. Metin’in uzaylı arkadaşı da Metin’in yanında gidecekti. Hemen çıkıp etraflarını incelemeye koyuldular. Öyle şeyler gördüler ki rengine ve şekline bakınca çok sert olduğunu zannediyordun. Ancak elleyince bir pamuk kadar yumuşak olduğunu anlıyordun. Bazıları rengarenkti. Böyle değişik özellikli birçok taş vardı. Hepsinden birkaç örnek alarak yanlarında getirdikleri bir torbaya koydular. Bazen uzaklaşıyorlardı ancak böyle durumlarda Togam ve Tacema makineyi arkalarından getirdikleri için hiç bir sıkıntı duymuyorlardı.

Bir ara makineden çok uzaklaşmışlardı. O sırada Metin çok güzel bir taş gördü. Taş altıgen şeklindeydi ve içinde kare ve üçgen şeklinde rengârenk desenler vardı. Metin, hemen gidip taşı durduğu yerden çıkarmaya çalıştı, ancak başaramadı. Bir daha denedi, olmadı. Tekrar denedi ama nafile. En sonunda uzaylı arkadaşını çağırıp tekrar denediler, evet, biraz hareket etmişti. Togam ve Tacema’yı da çağırdılar. Birlikte çok büyük bir uğraş içinde taşı çıkardılar. Tam Metin’in taşı eline alıp baktığı sırada yer sarsılmaya başladı. Taşı aldıkları yer çatladı ve ortadan ikiye ayrıldı. Ayrılmış yerden aşağı baktıklarında alttaki kızgın lavları görebiliyorlardı. Dördü de sarsıntıya dayanamayıp yere düştü. Ancak yere tutunarak kızgın lavlara düşmekten kurtulabiliyorlardı. Çatlağın bir etrafında Metin’in uzaylı arkadaşı ile Tacema, bir tarafında ise Togam ve Metin vardı.

Bu küçük taş, koskocaman bir fayın kırılmamasını sağlayan en önemli parçaydı. Bu taşı çekince o kocaman fay kırılmış, yer altında ve yeryüzünde çok büyük bir deprem meydana gelmişti. Neyseki sarsıntı bitmişti. Ancak bu sefer deprem bir kayayı yere düşürmüş, böylece kayanın arkasındaki lavlar dışarı salınmıştı. Hemen hızlıca kaçmaya başladılar. Deprem tekrardan başlayarak daha da şiddetlendi. Yarık daha da bir açıldı. Değil hızlıca koşmak, ayakta durmak bile çok zordu. Yine de koşabildiler. En azından lavlar yavaş yavaş yayılıyordu. Bunun için lavın birazcık önüne geçebildiler. Araçları ise tam yarığın ortasında kalmış, düşmek üzereydi. Lava düşerse ona bir şey olmazdı çünkü lava dayanıklıydı ama kahramanlarımız bir daha o araca ulaşamazlardı.

Metin çok yavaş koşuyordu ve dengesini sürekli kaybedip yere düşüyordu. Lavlarla arasında sadece bir metre kalmıştı. Artık tek şansım ileri doğru atlamak diye düşündü ve ileriye doğru zıpladı. Tam o sırada havadan düşen bir kaya lavların önünü kapattı ve arkalarından gelen lavlardan kurtuldular. Deprem de bitmişti. Hepsi derin bir nefes aldı ve soluklanmak için oturdu.
Tacema:
-Kurtulduk, ölebilirdik.
Togam:
-Bir taş uğruna canımızdan oluyorduk.
Metin’in arkadaşı:
-Arkadaşlar, bu arada, Metin nerede?
O sırada yankılanan bir ses duydular. ‘‘Buurrddaaayyyıımmm arrkaadddaaaşşllaarrr!’’
Hemen o yöne doğru gittiler. Baktılar ki Metin, yarığın içine düşmüş, ancak bir taşın köşesinden tutunarak lavlara düşmekten kurtulmuştu. Yalnız eli gittikçe kayıyordu. Metin’in arkadaşı, ‘‘Olamaz!’’ diye bir çığlık attı ve Metin tam düşerken onu kolundan kavradı. Ancak bu sefer de Metinle birlikte kaymaya başladı. Togam ve Tacema da birleşerek ikisini de kurtardılar. Artık bir tehlike kalmamış gibiydi. Rahatça yerde yatıyorlardı.

Bir süre sonra bir gıcırtı sesi duydular. Ayağa kalkıp baktıklarında makinenin yarığın ortasında kalıp düşmeye başladığını anladılar. ‘‘Eyvah!’’ dedi Tacema, ‘‘Çok geç olmadan yetişmeliyiz!’’ Hala yorgun olmalarına rağmen tüm güçleriyle koşmaya başladılar. Son anda aletin açık kapısından içeri atladılar. Şimdi hızlıca lava düşüyorlardı. Herkes artık rahatlarken, Togam, ‘‘Kapı açık kaldı!’’ dedi ve son bir hamleyle kapıyı kapatma düğmesine bastı. Ardından da direksiyonu eline alarak ‘‘Hızlı bir dalışa hazır olun!’’ dedi ve o anda lavların içine girdiler. Elbette bu sırada makinenin içindeydiler.

DÜNYANIN KATMANLARI

Lav sesleri duyulabiliyordu. Hepsi de çok yorgundu. Beş saat aralıklarla nöbet tutmaya karar verdiler. Bir kişi uyanıkken diğer üç kişi uyuyacaktı. İlk nöbet Metin’in arkadaşınındı. Diğerleri yattılar. İki dakika içerisinde uyumaya başlamışlardı bile.

Metin’in arkadaşı lav seslerinin arttığını hissetti. ‘‘Acaba bazı yerlerden içeri lav mı giriyor?’’ dedi kendi kendine. Bu imkânsızdı ama yine de kontrol etmekte fayda var diye düşündü. Ve tam o sırada asla hayal edemeyeceği bir şey gördü. Bir kapı açık kalmıştı.
Hemen arkadaşlarını uyandırdı. Olayı anlattı. Togam kapıyı kapatmadan önce araya bir taş girmiş, bu da kapının kapanmamasını sağlamıştı. Araç hızlı olduğundan dolayı lavlar hızlıca değil, yavaşça girmişti.

Şimdi o taşı oradan çıkarmaları gerekiyordu. Tacema’ nın aklına bir fikir geldi. İlk olarak erzak deposuna gitti, sonra oradan elinde çok ağır bir şeyle döndü. Sadece uzaylıların gezegeninde bulunan Çosağme (Çok Sağlam Metal) denilen şey, bir tür metaldi fakat çok ama çok sağlamdı. Öyle ki 4000 derece sıcaklığa 2 dk dayanabiliyordu. Tacema bu metali ayaklarının altına koyup onunla lavların arasına doğru kaymaya başladı. Eğer düşerse ölebilirdi. Bazen dengeyi bozabiliyordu ama yine de çok ustaca kullanıyordu. En sonunda taşın bulunduğu yere geldi ve taşı dışarıya doğru itti. Artık içeriye lav girmiyordu. İçeride kalan lavları da depolarındaki suyun yüzde sekseninden fazlasını kullanarak söndürdüler. Suları çok az kalmıştı, yolculuğun sonuna kadar yetmesi çok zordu.

Bir gün sonra herkes uykusunu almış ve dinç bir durumdaydı. Gittikçe daha derine iniyorlardı. ‘‘Bu gidişle 2 gün içerisinde Dünya’nın merkezinde oluruz.’’ dedi Togam. Şu an tek sorun içecek ve yiyeceğin iyice azalmasıydı. Yiyeceklerin bir kısmı lavlar ile yanmış, sular ise lavı söndürmek için kullanılmıştı. Daha gidişte böyle ise dönüşte kim bilir ne kadar sıkıntı çekeceklerdi. Artık sularını ve yemeklerini paylaşarak kullanmaya başladılar. Ara öğün diye bir şey yapamıyorlardı. Ana öğünlerde ise normalde yiyeceklerinin yarısını yiyebiliyorlardı. Tam doymasalar da idare edebiliyorlardı. İki gün bu şekilde normalce geçti. Artık çekirdeğe girmelerine çok az kalmıştı. Bir süre sonra Tacema güzel haberi verdi, Dünya’nın merkezine gelmişlerdi. Metin hemen Dünya’nın merkezinde yürümek istiyordu ancak daha sadece çekirdeğin dış bölümüne gelmişlerdi. Bu bölüm lavlardan oluştuğu için yine Metin’in merkezde yürüme hayalleri suya düşmüştü.

Bilindiği kadarıyla en içte bulunan ve iç çekirdek adı verilen yer katıydı. Bundan dolayı iç çekirdeğe vardıklarında çekirdekte yürüyebileceklerdi.

Günler hızla geçiyordu. İç çekirdeğe gelmelerine çok az kalmıştı. Zaten artık büyük taş ve kayalar görüyorlardı. Bir süre sonra Togam iç çekirdeğe kazasız belasız geldiklerinin müjdeledi. Şimdi makinenin önündeki kayadelen ile çok büyük bir tünel kazıp oraya makineyi koyduktan sonra makineden çıkıp çekirdekte yürüyecek ve inceleyeceklerdi.

Çekirdeği delmeye başladılar. Hızla tüneli açıyorlardı. Birden tünel açma hızının yavaşladığını hissettiler. Doğruydu, en büyük kayadelen bu kadar sert bir şeyi delememiş, bundan dolayı çok fazla enerji harcayıp enerjisini bitirip yavaşlamıştı. Bir tuş ile diğer iki kaya deleni harekete geçirdiler, bu sırada büyük kaya delen güç toplayacaktı. Aniden küçük kaya delenlerin ucu çok sert bir şeye takıldı. Kaya delenlerin gücünü arttırdılar, ancak hiç bir işe yaramadı. En sonunda maksimum güç düğmesine bastılar ancak nafile. Bu çok sert şeye çizik bile atamamışlardı. Son şans olarak bütün kayadelenleri çalıştırdılar ve hepsini maksimum güce çıkardılar. Bu çok büyük bir güçtü. Çok büyük bir parlama oldu. Böyle bir patlama yeryüzünde olsaydı yüzlerce kişinin gözü kör olurdu. Herkes arkasını döndü. Çok güçlü bir ses çıktı. Işığın ve sesin bittiğini anlayınca arkalarını döndüler ve çok garip bir şeyle karşılaştılar.

Bura bir denizdi. Hemen suyundan içtiler, suyu da tuzlu değildi. Denizin öbür ucunda evler gözüküyordu. Hemen alete bindiler ve denizden geçmeye başladılar. Burası, başka bir dünyaydı. İlk olarak ağaçların fazlalığı dikkatlerini çekti, sonra da havanın temizliği. Ayrıca burada beş kattan fazla katlı bina göremezdiniz. Bütün insanlar başlarına toplanmıştı. Aynı dili bildikleri için Metin’i, uzaylıların bulunduğu gezegeni ve buraya geliş amaçlarını anlattılar. Burada çok büyük bir Dünya yoktu ve sadece tek bir ülke vardı. O da çok gelişmemiş bir ülkeydi.

Bu Dünya çok güzel geldi onların gözlerine. İnsanın içini ferahlatıyordu. Yaşadıkları macerayı anlattılar ve hemen gitmeleri gerektiğini söylediler. Çünkü Togam ve Tacema’nın ailesi onları merak ediyorlardı. Güvenlik görevlileri onları başkanlarına götürdü. Bir süre konuştuktan sonra başkan onlara sordu:
-Bir ihtiyacınız var mı?
-Evet, yiyeceklerimizin büyük bir kısmı yandı ve sularımızın da çoğunu kullanmak zorunda kaldık. Rica etsek bize yetecek kadar yiyecek ve su verebilir misiniz?
-Elbette, istediğinizi alabilirsiniz.

Herkes kendilerine yetecek kadar yiyecek ve içecek aldı. Uzaylılar hap bulamadılar çünkü ülkede hala hap keşfedilmemişti. Erzakları makinenin deposuna yükledikten sonra teşekkür ederek ayrıldılar. Metin ve arkadaşı da sonra tekrar geleceklerine dair söz verdiler.

Artık Dünya’nın merkezini ve orada başka bir Dünya olduğunu öğrenmişlerdi. Makineye binerken Togam:
-Ne kadar şirin bir ülke değil mi?
-Güzel ama keşke biraz daha gelişmiş olsaydı.
Tacema:
-Ancak bizim kadar ileri olsaydı da bu kadar güzel ve doğal olamazdı. Hep böyle kalmalarını dilerim.
Togam:
-Haklısın.

Artık üste doğru yol almaya başlamışlardı. Şu anlık bir sıkıntıları yoktu. Bir ara kayadelen üstteki kayayı deldi, tam o sırada üstlerine lav boşalmaya başladı. İlk başta korkmalarına rağmen sonradan korunaklı olduklarını hatırladılar.

Artık lavların arasında yüzüyorlardı. Kayaların yavaş yavaş küçülmesi ve azalması çekirdekten uzaklaştıklarının göstergesiydi. Etraflarına bakınırken çok büyük bir kaya gördüler. Nasıl olsa bize zarar veremez deyip geçtiler ancak bir süre sonra aynı kaya arkadan onlara çarpınca işler değişti. Kayanın çarptığı yer içe doğru çökmüştü. Doğru ya, makine bu kadar darbeye, düşmeye, delmeye, sıcaklığa dayanamamıştı ve bazı yerleri gevşemişti. Bu yerlerden birine bir kaya çarpınca da bura içe doğru çökmüştü. Makineyi yaparken bunu düşünememiş olmalıydılar. Ne yapacağız diye düşünürken büyük kaya bir daha çarptı ve çarptığı yerde küçük bir delik açtı. Buradan içeri lav giriyordu.

Delik olan yeri hemen Görüta ile kapatmayı düşündüler ancak dayanamayabilirdi. Bundan dolayı Çosağme ve Görüta’yı karıştırdılar ve delik yere kapattılar. İşe yarıyormuş gibi gözüküyordu. Hemen parçayı sağlamlaştırdılar ve depolarındaki suyun yarısını kullanarak lavları söndürdüler. Ancak lavın bir kısmını görememiş ve buna bağlı olarak söndürememişlerdi.

Bir gün sonra bir çıtırtı sesi ile uyandılar. Yangın vardı. Dumanlar etrafı sarmış, her yer çatır çatır yanıyordu. Aynı anda ‘‘Olamaz!’’ dediler ve hemen depolara koştular. İlk iş yangın tüplerini eline aldılar. Bir, üç, beş, yangın tüpleri bitiyor ancak yangın sönmüyordu. Son bir tüp kaldığı sırada yangını söndürdüler. Her yer kül olmuştu. Neyse ki yangın dışarıya sıçramamıştı. Bundan dolayı makine yolunu hiç aksatmadan yukarı doğru kazmaya devam edebilecekti. Çoğu düğme kullanılamaz hale gelmişti ancak önemli düğmelerde bir şey yoktu.

Gittikçe yukarı doğru çıkıyorlardı. Çok dayanıklı bir termometreye bakarak sıcaklığın gittikçe azaldığını gördüler. Bu gidişle dört gün sonra üstlerindeki sıcaklık ayarlayıcı-oksijen üretici giysileri giymek zorunda kalmayacaklardı. Bu dört gün olaysız geçti. Artık normal giysileriyle gezebileceklerdi.

Toprağın arasından ışık sızıyordu. Bu, Güneş ışığı olmalıydı. O tarafa doğru kazmaya başladılar. Artık yolculukları bitmişti. Metinlerin evlerinin hemen yanındaydılar. İlk iş eve girdiler ve biraz dinlendiler.
Bir gün sonra Togam ve Tacema “Bizim artık gitmemiz gerekiyor.” dedi. Metin’in uzaylı arkadaşını da götürmek için ısrar ettiler ancak Metin ve arkadaşı kabul etmedi. Tam ufoya biniyorlardı ki Metin:
-Durun arkadaşlar, ailemin hafızalarını yerine getirmeyi unuttunuz.
-Aklımızdan uçup gitmiş olmalı.

Dediler ve Metin’in tanıdıklarının hafızalarını tekrar yerine getirdiler.
Ufoya binmeden önce herkes birbirine sarılıp vedalaştı. Sonra Togam ve Tacema ufoya binip gittiler. Ancak makineyi yanlarında götürememişlerdi çünkü makine çok büyüktü. Ufo gözden kaybolana kadar birbirlerine el salladılar.

UFO

Metin ve arkadaşı odaya çekilmeden önce Metin annesine sordu:
-Anne ben bir aydır neredeydim, biliyor musun?
-Buradaydın Metin, başka nerede olabilirsin ki…
Sonuç olumluydu, annesi hiçbir şey hatırlamıyordu.
Uzaylı arkadaşı ile odasına girdikten sonra Metin:
-Artık asla böyle tehlikeli maceralara kalkışmayacağım.
Uzaylı arkadaşı ise:
Emin misin, hala verilmiş bir sözümüz var… Hani dünyanın merkezindeki ülkeye gidecektik…

***SON**

Umarım beğenmişsinizdir. Yorum atmaktan çekinmeyin…

İsterseniz alttaki iletişim formunu da doldurabilirsiniz:

Reklamlar

TRAFİK İLE İLGİLİ HİKAYELER-2

Sitemde sevilen Trafik İle İlgili Hikayeler-1 yazımın ikincisi olan bu yazımı umarım beğenirsiniz.

Bundan önceki yazım olan Trafik İle İlgili Hikayeler-1’i de okumak istiyorsanız buraya tıklayabilirsiniz

 

HIZ YAPMAK

Annem babam ve ben şehir dışındaki bir akrabamıza gidecektik. Hazırlandık ve yola çıktık. Yolculuk normalce devam ediyordu. Bir süre sonra şehirden çıktık. Artık şehir dışında bir yolda ilerliyorduk. O sırada bir tabela gördüm. Bu tabela daire şeklindeydi ve kırmızı bir dairenin içinde 90 yazıyordu. Anneme bu tabelanın ne anlama geldiğini sordum:

-Anne, şu önümüzdeki tabela ne anlama geliyor?
-Bu bir hız sınırlaması tabelasıdır. Ortasında yazan sayı bu yolda en fazla kaç kilometre hızla gidilmesi gerektiğini gösterir. Gerçek ismi “Azami Hız Sınırlaması Levhası”dır.
-Peki, bu hız her yerde aynı mıdır? Hiç değişmez mi?
-Tabi ki değişebilir. Bu hız sınırlaması otomobiller için şehir içinde 50’dir. Otobanlarda 120, şehir dışındaki diğer yollarda da 90 ile 110 arasında değişebilir.
-Anlattığın için teşekkürler.
-Bir şey değil oğlum.

AZAMİ HIZ SINIRLAMASI LEVHASI

Babam da bu sırada tabelaya uyarak hızını 75’e indirmişti. Ben de annemle konuşmayı bırakıp dışarıya baktığım sırada yanımızdan hıpızlı bir araba geçti. Ben babama sordum:

-Baba, bu arabanın sahibi kurallara uymuyor değil mi?
-Evet, ne yazık ki uymuyorlar.
-Peki sence kaç kilometre hızla gidiyordur?
-Sanırım 130-140 hızla gidiyorlar.
-Çok fazlaymış!

Daha beş dakika dahi geçmeden uzun bir fren sesi duyduk. Önümüzdeki yolda iki araba çarpışmaktan milimle kurtulmuşlardı. Bu arabalardan birisi bizim yanımızdan hızla geçen arabaydı. Babam “Bu da ona ders olsun.”dedi. O kişi ucuz kurtulmuştu. Ama bir daha böyle yaparsa pahalıya patlayabilirdi. Ben de hız sınırlamasına uyulması gerektiğini anlamıştım.

Not: İkinci hikaye yakında siteye eklenecektir.

PİNOKYO İLE İLGİLİ HİKAYE

PİNOKYO’NUN DOĞUŞU

İlk önce gövdemi hissettim, sonra kollarımı, sonra bacaklarımı; en son da başımı. Ellerim vardı, tutamıyordum, bacaklarım vardı, konuşamıyordum, ama görüyordum, işitebiliyordum.

Gepetto babaya minnettarım çünkü beni yapan kişi o hem annem hem de babam sayılır. Ben Gepetto’ya baba diyecektim. Gepetto baba canlanmamı istiyordu. Ben de istiyordum ama ne kadar uğraştıysam da canlanamadım, ayağa kalkıp yürüyemedim.

Bir gün bir peri geldi, beni canlandırdı. Gepetto babanın isteğini duymuş ve yerine getirmişti. İlk işim ayağa kalkıp yürümek oldu. Peri bana iyi bir çocuk olmamı söyledi. “Eğer iyi bir çocuk olursan yavaş yavaş takla bir kukla olmaktan çıkıp, gerçek bir çocuğa dönüşeceksin.” dedi. Ona, abla diyecektim.

Gepetto baba bunu öğrenince çok mutlu oldu, önce bana yeni giysiler aldı, sonra da beni okula yazdırdı. Artık gerçek bir çocuk olma yolunda adım adım ilerleyecektim.,

PİNOKYO

HAVANIN, TOPRAĞIN VE SUYUN ÖNEMİ

HAVANIN TOPRAĞIN VE SUYUN ÖNEMİ

Bir gün, havanın toprağın ve suyun her konuda kullanıldığını fark ettim ve bunların ne kadar önemli olduğunu anladım.. Peki bu üç şey neden bu kadar önemliydi? Bu soruyu babama sordum:

-Baba, toprak hava ve su neden bu kadar önemlidir?
-Çünkü onlar olmadan Dünya’da hiç bir canlı hayatını sürdüremez, bir süre dayansa bile en sonunda ölür.
-Demek öyle, peki bunların yaşamımızdaki rolü ne?
-Örneğin su. Su en temel içecektir. Hiç bir canlı su olmadan yaşayamaz. Su insan yaşamı için gerekli olan çoğu minerali içinde bulundurur. Zaten insan vücudunun büyük bölümü sudur. Onun dışında suyu sadece içmek için kullanmayız. Kullandığımız bütün şeylerin temizliğinde temizlik kimyasallarından ve sabundan çok suyu kullanırız. Su olmadığı için buharlaşacak bir şey olmazdı ve buna bağlı olarak yağmur da yağmazdı.

SU

-Toprağın yaşamımızdaki rolü nedir?
-insanların hayvanların ve bitkilerin tamamı toprağa bağlıdır. Otçul hayvanlar toprakta yetişen bitkileri yerler. Etçil hayvanların çoğu da bu bitkiler ile beslenen hayvanlarla beslendiklerinden hayvanlar için toprak çok önemlidir.
Bitkiler dersek toprakta yetişmeyen bitki yoktur. Bütün bitkilerin en önde gelen ihtiyaçları topraktır. Bundan dolayı bitkiler için toprak çok önemlidir. İnsanlar için de toprak önemlidir çünkü insanların tükettiği yiyeceklerin neredeyse tamamı toprakta yetişen bitkilerdir veya bu bitkilerden yapılmıştır.

TOPRAK

-Havanın yaşamdaki önemi?
-Havaya en önemlisi diyebiliriz çünkü insanlar topraksız ve susuz bir süre yaşayabilirler ancak havasız beş dakika bile zor yaşarlar. İnsan vücudundaki bütün organların çalışması havaya bağlıdır. Diğer canlılar için de havaya en önemlisi denebilir.
Yani anlayacağın toprak, hava ve su hayatımızın vazgeçilmezleridir ve biri bile olmazsa canlı hayatı sona erer. Bundan dolayı havaya toprağa ve suya zarar vermemeliyiz.
Hava toprak ve suyun önemini anlamıştım. Babama teşekkür ederek hava toprak ve su ile başka şeyler araştırmaya gittim.

TRAFİK İLE İLGİLİ HİKAYELER-1

TRAFİK KURALLARININ ÖNEMİ

Arabayla yolculuk yapıyorduk. Ben babama trafik kurallarının önemini sordum. Tam o sırada karşımızda bir kaza oldu. Babam, hemen yardıma gitti. Geri geldiğinde de gördüklerini bize anlatmaya başladı.

-Kaza yapan arabaların ikisinde de tek bir kişi (yani sürücü) vardı. Kaza yapanlardan sadece biri emniyet kemeri takmıştı. Biz baktığımızda kemer takan sürücü hala olayın şokunu atlatamamıştı ancak emniyet kemeri takılı olduğu için kazadan burnu bile kanamadan kurtuldu.

EMNİYET KEMERİ

-Peki, o ambulans kimin için geldi?
-Bekle daha anlatmam bitmedi. O ambulans da yaralanan diğer sürücü için gelmişti. Emniyet kemeri takmayan bu sürücü başını direksiyona çarpmış ve ağır yaralanmıştı.
Annem sordu:
-Peki kazanın nasıl olduğu ile ilgili bir bilgin var mı?
-Duyduklarıma göre kemerini takmayan sürücü aynı zamanda telefonla da konuşuyormuş. Dikkati dağıldığından dolayı ışıklı trafik işaret cihazının kırmızı ışığı göremeyip aniden yola çıkmış. Sonra da diğer sürücünün kullandığı arabaya çarpmış.

IŞIKLI TRAFİK İŞARET CİHAZI

Babamın bana trafik kurallarını anlatmasına gerek kalmadı. Trafik kurallarının önemini ve bu kurallara uyulmaz ise neler olabileceğini anlamıştım.

BİLGİLİ YOLCULUK

Bir tanıdığımıza gidecektik. Annem yaya olarak yolculuk edeceğimizi söyledi. Hazırlanıp yola çıktık. Yürümeye başladık.

Taşıtlar hızlıca geçiyordu. Bir anda hepsi durdu. Biraz daha dikkatli bakınca ışıklı trafik cihazının araçlara kırmızı yandığını gördüm. Yaya geçidini kullanarak rahatça karşıdan karşıya geçtik. Yaya kaldırımını kullanarak iki sokak bir cadde geçtik. Yaya kaldırımı yoldan biraz yüksekçe, yayaların yürümesi için yapılmış yerlermiş. Cadde, kenarlarında binalar olan işlek ve büyük yollara cadde, sokak da caddenin küçüğüne deniyormuş.

Bu cadde ve sokakları geçerken bir çok trafik işaret levhası gördüm. Bunlardan biri okul geçidi levhasıydı. Burada yolu trafik polisi yönetiyordu. Demek ki okul geçidi levhasının olduğu yerlerde araçlar dikkatli olmalılar.
Bu arada arabaların giremediği bir yere geldik. Böyle yerlere mecburi yaya yolu deniyormuş.

Biraz daha yürüdükten sonra annem yakınımızın evine geldiğimizi söyledi. Yaptığım bu kısa yolculuktan bir çok şey öğrenmiştim.

TEMİZ VE KİRLİ ÇEVRE İLE İLGİLİ HİKAYE

TEMİZ ÇEVRE-KİRLİ ÇEVRE

TEMİZ ÇEVRE

Eski zamanlarda hala keşfedilmemiş bir ülke varmış. Bu ülke çok temizmiş ve temizlik kuralları çok ağırmış. Çevreyi kirletecek işler yapanlar büyük cezalara çarptırılıyor, bundan korkan insanların hiç biri böyle işlere cesaret edemiyormuş.

Deniz ve toprak temizliğine çok önem veriliyormuş. Yerlere ve denize çöp atılması çok kötü bir şey olarak tanımlanıyormuş. Bundan dolayı toprak ve deniz -aşırı derecede- temizmiş.

Hava temizliğine de çok önem veriliyormuş bu ülkede. Havayı kirletecek her türlü davranıştan uzak duruluyormuş. Yalnızca yaşlı -ve pek işe yaramayan- ağaçlar kesiliyor, onları kesmek için de yetkililerden izin almak gerekiyormuş. Ağaçları boş yere kesenler ve yapraklarını dökenlere cezalar veriliyormuş. Evlerin ve fabrikaların filtreleri en iyi şekilde yapılıyor, çevreye kirli dumanlar saçmasına -kesinlikle- izin verilmiyormuş. Gemiler değişik bir sistemle yapılıyor, bu sistem ile hem çevreye kirli dumanlar salması, hem de denize kirli şeyler bırakılmaması sağlanıyormuş.

Ülke temiz kalmaya devam ediyormuş. Her türlü bitki yetişiyor, buna bağlı olarak görsellik maksimuma çıkıyormuş. Aynı zamanda bu ülkenin tatlı suları ile her şey yapılabiliyormuş.

Bu temiz, güzel ülke yavaş yavaş kirlenmeye başlamış. Bunun nedeni 3 tane insanmış. Gelin şimdi olayı bizzat yaşamış yaşlı dedemizden dinleyelim:
”Çok temiz bir ülkeydik ancak kirlenmeye başladık. Bunun nedeni üç tane insandı. Bu üç insan ülkemize şöyle geldiler: Normal bir yaz günü. Ufukta bir gemi gözüktü. Herkes sahillere uçuşmuştu. Normalde böyle gemilere alışıktık ancak bu gemiyi değişik yapan, bacasından simsiyah dumanlar yayması ve geçtiği yerlerin kararmasıydı!”

”Herkes merakla bu geminin içinden kimlerin çıkacağını bekliyordu. Geminin içinden üç insan çıktı. Dillerimiz, giysilerimiz kısacası çoğu şeyimiz birbirinden farklıydı. Neyse ki beden dili ile anlaşabiliyorduk. Kısa sürede onlar da bizim dilimizden konuşmaya, bizim giysilerimizden giymeye ve hatta bizim gibi davranmaya başladılar. Her şeyimizi benimsemişlerdi ancak benimseyemedikleri tek bir şey vardı. Kurallarımız…”

”Bizim en titiz olduğumuz konulardan biri olan çevre temizliğine hiç önem vermiyorlardı. Ellerinde bir çöp varsa ve sokakta veya deniz kenarında iseler, bunu denize veya yere atmaktan asla çekinmezlerdi. Kanunlarımıza göre yabancı insanlar -asla- hapse girmiyorlardı. Böylece çevre yavaş yavaş kirlenmeye başladı. Ama bu daha bir şey değildi…”

”İlk önce yer ve deniz kirliliği başladı. İçilebilecek ve iş yapılabilecek sularımız ve denizlerimiz gittikçe kirlenmeye başladı. Artık sularımız ile her şey yapılamıyordu. Aynı zamanda sularımızda yaşayan balıklar da kirlilikten ölmeye başlamışlardı. Üç kişiyle her yan kirlenir mi diyeceksiniz. Çevreyi kirletenler sadece üç kişiden ibaret değildi. Çevreyi kirletmeye eğilimi olanlar da çevreyi kirletmeye başladılar.”

”Yer kirliliğine gelince ülkemizdeki sokak kirliliğinden kat kat daha fazlaydı. Sanki sokaklar bir çöp havuzuna dönüşmüştü. Yer ve deniz kirliliğine bağlı olarak hava ve görüntü kirliliği de başlamıştı. Artık filtrelendirmelere özen gösterilmiyor, gemiler ve binalar hiç bir kurala uygun olmadan yapılıyordu. Her tarafta çöpler olduğu ve denizler de çöp dolu olduğu için görüntü kirliliği başlamıştı. Etrafına baksan her tarafta pet şişeler, denize baksan deniz gri-siyahımsı bir renk almış, havaya baksan simsiyah dumanlar güneş’in bile önüne geçmişlerdi.”

”Bir gün o üç insan arkadaşlarını getireceklerini söyleyip gittiler. Dokuz ay bekledik. Sonunda o ayın sonunda geldiler. Yanlarında on gemi vardı. Her gemiden 1000 kişi çıktı (Bu kadar da arkadaş olmaz ki canım). Bizim geldiğimiz ülkeye iç dünya onların geldikleri ülkelere ise dış dünya diyorduk. Dış dünyalıların nüfusu iç dünyalılarınkine yaklaşmıştı. Bundan dolayı çevre daha kirlenmeye başlamıştı. Yapılan istatistikler her 5 insandan birinin çevreyi kirlettiğini gösteriyordu.”

”Artık ülkemizde eskisi gibi her türlü bitki yetişmiyor, her su kullanılmıyordu. Hastalıklar ve ölümler artmıştı. Bir tepeden bakıldığında ”Ben burada nasıl yaşayabiliyorum?” diye bir soru ister istemez insanın aklına takılıyordu.”

Sadece tane insan böyle güzel ve yaşanacak bir ülkeyi yaşanamayacak duruma getirmiştir.

KİRLİ ÇEVRE

***SON***

METİN UZAYDA

İlk hikayem olan Metin Uzayda’yı bir öykü şeklinde yazdım. Umarım beğenirsiniz. Bu kitabın devamı olan “Metin Dünyanın Merkezinde” adlı hikayem için ise buraya tıklamanız yeterlidir.

Uzay Ve Yıldızlar

METİN UZAYDA

Büyük bir şehirde Metin adında bir çocuk yaşardı. Bu çocuk uzay ve uzay bilimlerine çok meraklıydı. Büyüyünce astronot olmak istiyordu. Metin’in hayal gücü de çok yüksekti. Bazen dersin ortasında bile hayallere dalardı. Bu yüzden birkaç kez öğretmeninden azar bile işitmişti. Ama o hayallerinden hiç vazgeçmezdi. Hatta bazen öyle çok dalardı ki hayallerine düzgün sorulara bile garip cevaplar verirdi.

Örneğin Metin hayalinin ortasındayken babası; ‘‘Metiiiinn, sütünü içtin mi?’’ diye sorsa o da ‘‘Mars’ta hayatı mı soruyorsun babacığım? Yok, yok daha bulunamadı,” derdi. Çoğu hayali de uzaya dayalı olurdu. Bazı geceler evlerinin balkonuna çıkar ve gökyüzünü izlerdi. Bu izleyişlerinin çoğunda yıldızları incelemeye çalışır, onca parıltının içinde Mars’ı Satürn‘ü, Venüs’ü, Jupiter’i bulmaya çalışır, bazen bulutsu avına çıkardı. Ancak çoğu zaman bulamazdı. Hele hele Dünya’dan çıplak gözle görülebilecek bir kuyruklu yıldızın geldiğini duyunca sevincinden havalara uçar, neredeyse bütün akşamını balkonda kuyruklu yıldızı inceleyerek geçirirdi ve eğer yıldız parlaksa biraz arayıştan sonra hemen bulurdu. Bazen bu incelemeleriyle ilgili notlar alırdı.

Metin, özellikle uzay dergilerine çok ilgi duyardı. Çünkü onlar astronomi ve uzayla ilgili birçok bilgi verirdi ona ve yeni bir dergi adı duydu mu, hemen her gittiği yerde arar, ailesinden de aramalarını isterdi. Bildiği uzay dergilerinin nerdeyse bütün sayısını almıştı. Dergiyi eline aldı mı ister yüz, ister bin sayfa olsun kısa sürede okurdu. Yıllar ilerledikçe Metin’in içindeki uzay sevgisi arttıkça arttı. Uzayla ilgili birçok kitap ve dergi okudu. Bu arada uzay bilgisi de iyice artmıştı.

Nisan’ın 16. günüydü. Metin’in doğum gününe bir hafta kalmıştı. Annesi ile babası Metin’e harika bir hediye almayı düşünüyorlardı. Ancak Metin daha hediye alacaklarından bile haberdar değildi.
Metin’in doğum günü cumartesi gününe denk geliyordu. Metin, arkadaşlarıyla oyunlar oynadı, pasta yedi ve bir sürü hediye aldı. Kutlama bitip Metin’in bütün arkadaşları gidince Metin annesi ile babasına sordu:
—Siz bana hediye almadınız mı?
—Senin hediyen balkonda.
Metin tam gidip balkona bakacaktı ki babası onu durdurdu:
—Yalnız akşam görmen gerekiyor.
—Neden?
—Annesi söze karıştı:
—Hoop! Dur bakalım eğer nedenini söylersek hediye açığa çıkar ve sürprizi bozulur.
—Hediyeyi çok merak ediyorum ama yine de sabredeceğim.
Metin akşamı iple çekti, zor oyalandı. Bir ara, “Acaba gidip baksam mı? Bana gösterdik-lerinde de yeni görmüş numarası yaparım’’ diye düşündü. Daha sonra bu fikrinden vazgeçti. Ama bir türlü akşam gelmiyordu ki! Sonunda akşam oldu ve annesi Metin’i balkona çağırdı. Metin, hediyenin ne olacağını tahmin etmeye çalışarak yürüdü. Kendisine uzayla ilgili bir he-diye aldıklarını düşünüyordu. Bütün bu düşünceler Metin’in kafasından yıldırım hızında geçti. Düşünceleri bittiğinde kendini balkonun önünde buldu.
—Gözlerini kapat.
—Neden?
—Üzümünü ye, bağını sorma.
—Tamam.
Metin hediyeyi çok merak ediyordu. Acaba neydi? Annesi ile babası Metin’i balkona götürdükten sonra gözünü açmasını söylediler. Metin, gözlerini açtıktan sonra kısa bir şoka uğradı. Bu bir teleskoptu. Şoku atlattıktan sonra sırasıyla önce annesine sonra babasına sarılarak;
—İkinize de çok teşekkür ederim anneciğim, babacığım.
—Bir şey değil, sen mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz oğlum.
Bu güzel hediye bir teleskoptu.
Teleskop
Artık Metin her okuldan gelişinde, okula gitmeden önce, bazı hafta sonlarının neredeyse bütün gününü teleskobunun başında geçiriyordu.
Metin bir gün yine kahvaltıdan sonra, balkonda teleskobunun başına geçmiş, gökyüzünü seyrediyordu. Aslında çok şey göremiyordu ama olsun. Ona teleskobunun başında olması yeterdi. Metin, tam Ay’ı bulmaya çalışıyordu ki birden gökyüzünde sarmal bir şey belirdi ve içinden daire gibi bir şey çıktı. Metin, bunun ne olduğunu anlayamadı. Hayal gördüğünü zannetti. Gözlerini ovuşturdu, kendine tokat attı. Hayır! Bu gördükleri hayal değil bir gerçekti. Daire cisim yaklaştıkça ne olduğu belli olmaya başladı. Bu bir ufoydu. Metin çok şaşırdı. Ufo, kendi balkonlarına doğru geliyordu. Gittikçe yaklaştı ve büyüdü. Metin korkma-ya başladı. Ya içinden bir uzaylı çıkarsa ve Metin gerisini düşünmek bile istemiyordu. Ufo iyice yaklaşıp Metinlerin balkonuna iniş yaptı. Sanki Metin’in kalbi durmuştu.
Ufonun kapısı açıldı ve içinden bir uzaylı çıktı. Ama anında ufoya geri girdi. Biraz sonra aynı uzaylı gözünde bir güneş gözlüğüyle dışarı çıktı. Çünkü güneşten gözü kamaşıyordu. Bu arada Metin’in çok korktuğunu görmüştü. Ona, ‘‘Hiç korkma benden sana zarar gelmez.’’ dedi.
Metin:
—Sen kimsin?
—Ben başka bir gezegenden gönderilen ve bu dünyadan uzayla çok ilgilenen birini almaya geldim. Ve gördüğüme göre sen uzayı çok seviyorsun.
—Evet, çok seviyorum ama ben seninle gelemem
—Merak etme sonsuza dek yanımızda kalmayacaksın.
—Tamam. Ama annem babam ne olacak? Hem siz beni nereye götüreceksiniz.
—Kendi gezegenimize götüreceğiz. Anne ve babanın da hafızalarının bir kısmını yani seni hatırlayan bölümünü sileceğiz ancak sen geri dönünce geri gelecek. Biz bunu ve daha fazlasını yapabiliyoruz. Eğer gezegenimize gelirsen bizim teknolojimizden esinlenebilir, kendi gezegenine çok yararlı bir insan olabilirsin.
—Tamam.
Metin ile uzaylı, ufonun içine bindiler. Uzaylı, bir düğmeye bastı ve o sarmal şey tekrar açıldı. İçine girdiler. İçine girdikten sonra Metin bir baktı ki uzaylının gezegenine çoktan girmişler.

Bu gezegen çok garipti. Evler, arabalar uçuyor, insanlar ışınlanıyor ve daha neler neler oluyordu.
Uçan Araba
Bu gezegende yaşayanlar çok iyi insanlardı ama sevgi nedir bilmiyorlardı. Yani mutluluk vardı ama sevgi yoktu. Gezegenin teknolojisi çok ilerlemişti ve insanları bunun için çoğu şeyi yapabiliyorlardı. Metin bu gezegeni ilk gördüğünde çok şaşırdı. İnsanları Metin’i çok iyi karşılamışlardı. Ona hemen bir uçan ev verdiler. Buranın zaman dilimi farklı idi. Yüz seksen iki gün, bir yıl oluyordu. Artık o gezegende teknoloji nasıl ilerlemişse, insanlar yemek yerine hap içiyorlardı. Ancak ona normal Dünya yemeklerinden veriyorlardı.
İki yıl yani bizim zaman dilimimizle bir yıl geçmişti. Bir gün Metin’in uçan evinin kapısı çalındı. İçeriye bir uzaylı girdi. Ona bir şeyler anlatmak istiyordu. Metin, “Tamam,” deyince anlatmaya başladı.
Uzaylı:
—Şeeyy Metin kardeşim seninle çok önemli bir konuyu konuşmak için geldim.
—Çok önemliyse hemen söyle.
—Evet! Çok önemli. Yiyecek stokumuzun azaldığını söylemek için geldim buraya.
—Nasıl yani?
—Yani size vereceğimiz yiyecek kalmadı demek istiyorum.
—Bu olamaz!
—Merak etme. Sen de bizim içtiğimiz haplardan içebilirsin.
—Hayır olmaz, ben karnımı doyurmak için hap içmem. Hem iki yıldır burada kalıyorum, artık evime dönemez miyim?
—Ben bunu çok istiyorum ancak izin verilmiyor. Başbakanımız ve diğer yetkililer asla diyorlar. Sadece birkaç kişi ‘‘Olabilir.’’dediler.
—Her neyse, biz bu konuyu yarın konuşalım.
—Tamam!
Ertesi gün Metin ile uzaylı bu konuyu yeniden konuştular. Uzun bir konuşmadan sonra Metin kararını verdi. Bu gezegende biraz daha kalıp o haplardan içecekti.
Günler geçti. Metin yine normal hayatına devam ediyordu. Ancak, kendi gezegenini, annesini babasını, annesinin yaptığı pastaları, babasının hazırladığı kahvaltıları, okulunu, derslerini, arkadaşlarını çok hem de çok özlüyordu. Bir gün bu konuyu en sevdiği uzaylı arkadaşına açtı, Metin. Her şeyi anlattı ona.
Uzaylı:
—Anlıyorum, anlıyorum. Ben de bunu istiyorum ama…
—Ama ne!?
—Sadece düşük derecedeki yetkililer kendi gezegenine dönsün diyorlar.
Bir anda Metin’in aklına harika bir fikir geldi.
—Uzaylı dostum, ben bir şey buldum.
—Ne buldun? Çok merak ediyorum.
—Unuttun mu? Siz her iki buçuk yılda bir seçim yapıyorsunuz bütün yetkililer değişiyor ve bu seçimin zamanı geldi. Ona güvenebiliriz.
—Doğru ya! Ben bunu nasıl unutmuşum.
—Evet. Eğer yeni yöneticiler anlayışlı olurlarsa bu iş tamam demektir.
Seçime yaklaşık bir ay kalmıştı. Metin ve arkadaşı çok heyecanlıydılar. Yine anlayışsız biri çıkarsa! O zaman çok kötü olurdu. Ama iyi yanından bakılırsa, çok iyi ve anlayışlı biri de çıkabilirdi. Günler, haftalar geçti. Ve sonunda beklenen an geldi. Seçim ertesi gündü. Önceki dönemde olan yöneticilerden biri yazılırsa o oy geçersiz sayılıyordu. Sonunda o gün gelmişti. Bir yandan oy kullanılıyor, diğer yandan da oylara açılıp bakılıyordu. En sonunda akşam saat 21:30’da oylar açıklandı. Yeni yöneticiler çok iyi kişilerdi. Aynı zamanda çok da anlayışlılardı.
İki gün sonra uzaylı ile Metin cumhurbaşkanına istediklerini söylediler. Cumhurbaşkanı onları anlayışla karşıladı. ‘‘En kısa sürede hazırlıklar yapılacak ve sen de gidebileceksin,’’ dedi. Metin, bu habere çok sevindi. Fakat bir isteği daha vardı. En sevdiği uzaylı dostunu da yanında Dünya’ya götürmek istiyordu. Cumhurbaşkanı önce kabul etmek istemedi. Ancak sonra bir daha düşününce, “Tamam!” dedi. Dört gün içerisinde bütün hazırlıklar tamamlandı.
Metin ve arkadaşı çok heyecanlıydı. Ayrılma günü geldiğinde bir yandan üzüldüler, bir yandan da sevindiler. Üç dakika içerisinde Dünyadaydılar. Bu arada uzaylı, Metin’in annesi ile babasının hafızalarının giden bölümü geri getirdi. Metin, uzaylı dostunu bir oyuncak gibi saklayıp, annesi ile babasına göstermeyecekti. Metin, annesi ile babasına uzaylıyı buraya getirmesi dışında her şeyi anlattı. Onlar buna inanmadılar. Yine Metin’in gördüğü hayallerden biri zannettiler. Zaten Metin de böyle tahmin ediyordu.
***SON***

Yorum atmaktan çekinmeyin.

Bundan sonraki hikayem olan Metin Dünyanın Merkezinde’yi de okumak istiyorsanız aşağıdaki linki izleyebilirsiniz:
https://barisozgenc.wordpress.com/2014/06/03/metin-dunyanin-merkezinde/

İletişime geçmek istiyorsanız aşağıdaki iletişim formunu da doldurabilirsiniz.